Yükselen dalgalara karşı teknen yorgun ve çaresiz.
Güçlükle soluk alarak yaşıyorsun zamanı, teknen yorgun ve yardıma muhtaç.
Her şey sana karşı olsa bile,
Bir fark yaratmanın tam zamanı.
Cesurca kaldır yelkenleri yukarı.
Bu, senin bütün gururun.
Bağır ve atıl ileri doğru.
Bu, senin bütün onurun.
Fethet, kaldır zafer bayrağını.
Bu, ölmek ya da kalmak zamanı.
Uçarak güneşe uzan.
Arkanda bırak karanlığı.

Udaan, 2010 Hindistan yapımı en kralından bir dram filmi. 

Beni saran geceden başka
Kapkaradır o çukurda baştan başa
Hangi tanrılar bahşetmişse bana
Şükrederim yenilmez ruhum için onlara
Kötü şartlarda olsam bile
Ne korktum,ne de ağladım kimselere
Kaderin pervasız darbelerinde bile
Kana bulanmış başım eğilmedi asla
Bu gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde
Görünmez gölgelerin dehşetinden başka bir şey
Ve beni bulur o senelerin tehdidi
Bulacaktırda korkusuz
Kapı ne kadar dar olsa da
Cezalarım ne kadar ağır olsa da
Kalbimin efendisi benim
Ruhumun kaptanı benim

Out of the night that covers me,
Black as the pit from pole to pole,
I thank whatever gods may be
For my unconquerable soul
In the fell clutch of circumstance
I have not winced nor cried aloud.
Under the bludgeonings of chance
My head is bloody, but unbowed.
Beyond this place of wrath and tears
Looms but the Horror of the shade,
And yet the menace of the years
Finds and shall find me unafraid.
It matters not how strait the gate,
How charged with punishments the scroll,
I am the master of my fate
I am the captain of my soul.

Okuduğunuz şiir William Ernst Henley’e ait, Clint Eastwood yönetmenliğinde çekilmiş, Nelson Mandela’nın hayatındaki önemli bir kesiti sinemaya aktarmış olan film Invictus‘tan bir sahnede geçen şiir.

Her karesinin sindire sindire izlenmesi gerekli bir film olduğuna inanıyorum. İnanç, beraberlik, hoşgörü, kabul etme, affetme gibi insanı insan yapan unsurların ortaya döküldüğü, güzel bir film olmuş.

Filmin ardından illaki yapılanlar;

Havayı koklamak.

Buzdolabında görülen ilk reçel, salça vs. kavonozundan bi parmak çalıp ağza götürmek.

En sevilen şarkıyı derhal dinlemek.

Etrafına bakmak.

Şükretmek, düşünmek, düşünmek, düşünmek…

Perfect Sense, 2011 yılı David Mackenzie yapımı, Ewan McGregor ve Eva Green‘in başrollerini paylaştığı izleyenin kesinlikle pişman olmayacağı bir film.

– resimlerin üstüne tıklayarak tam boyutta görebilirsiniz –

BU DÜŞÜŞ, MASUMİYETİN DÜŞÜŞÜ…

Bir yönetmen kim için film yönetir? Ya senarist hangi sebeple senaryo yazar? Genel sinema filmi izleyicisinin, izlediğinden beklentisi ne/neler olur? Bu soruların birçok cevabı var. İşin ticari boyutunu ele almadan düşünmeye çalışırsak hepsinin kendi tatmin ve birbirlerine olan etkilerini hesap ederek hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Bu bağlamda senarist ve yönetmenin illaki bir mesaj verme kaygısı gütmeden film çekmesini anormal karşılamak oldukça boş bir yakınma olur. Zira sinema tarihinde konusundan ve vermeye çalıştığı mesajdan ziyade, hayal gücünün vücuda gelmesi ve bunu beyaz perdeye oyuncu seçimi, müzikler, mekânlar ile en kusursuz şekilde birleştirip yansıtan sinema filmlerinin ne büyük kitlelerin beğenisini aldığını görmek de mümkün.

Hindu yönetmen Tarsem Singh, 2000 yılında izleyiciyle buluşturduğu ilk uzun metraj filminde oluşturduğu büyülü atmosferle izleyenleri ve otoriteleri gelecekte yapacağı işler konusunda zaten merakta bırakmıştı… Kısa süre sonra değil, tam altı yıl sonra “deli işi” diye tabir edilebilecek The Fall / Düşüş ile arz-ı endam ediverdi.

DUBLÖRLERE SAYGI DURUŞU

Yıl 1920, yer Los Angeles. Filmlerde ses yok, teknolojiyi konuşmaya zaten gerek yok. Dublörler sektörün zor kısmını sırtlanan insanlar. Roy (Lee Pace) da filmlerde dublörlük yapmakta olan biri. Bir çekim sırasında sakatlanıyor ve Los Angeles Hastanesi’ne yatıyor. Burada, ailesinin portakal bahçesinde çalışırken kolu kırıldığı için yatmakta olan küçük Alexandria (Catinca Untaru) ile arkadaş oluyorlar. Roy bir yandan aşk acısı çekip diğer yandan sakatlandığı ve bir daha çalışamayacak olması düşüncesiyle girdiği bunalımda Alexandria’nın çocuk saflığı ve tatlılığıyla zamanını geçirmeye çalışırken aralarında bir oyun başlıyor. Roy, Alexandria’ya Vali Odious’tan farklı sebeplerle nefret eden ve onu öldürmek isteyen 6 adamın hikâyesini anlatır. Hâlbuki bu adamların hepsi, Roy’un içindeki isyan ve nefretin yansımasıdır. Bir süre sonra hikâye ile gerçeği birbirine karıştıran Roy, yaşadığı acılardan kurtulmak için Alexandria’yı kullanmaya başlar.

Yönetmenin başarısı bize gerçek ve masal olanı birbirine kenetlenmiş şekilde sunabilmesinde saklı. Beethoven’ın 7. Senfonisi ile siyah beyaz başlayan film daha açılışında şairane bir görsel şölenle başlıyor. İzleyiciyi ilk dakikasından merakta bırakan film iki saat boyunca da görsel efektsiz bir dünya turu ile kalbi fethediyor. The Fall’un, David Fincher ve Spike Jonze’nin desteklediği bir film olduğunu da yeri gelmişken belirteyim.

Film için deli işi demiştim, çünkü hastalık derecesinde titiz olan Tarsem, The Fall’ı arasında Türkiye’den Ayasofya’nın da bulunduğu, 18 ülkede 26 mekânda 4 yılda çekmiş. Film için artık klişe bir örnekleme olsa da kusursuzluğunu tanımlamak adına söylenen 1 saniyelik Mısır sahnesi için taa Mısır’a giden bir yönetmen ve ekibinden bahsediyorum. Özellikle montajının uzun sürmesi filmin gösterim tarihini 2006’ya kadar itmiş zaten. Afişi için Salvador Dali’nin Volto di Mae West tablosundan esinlenilirken, ameliyat sahnesinde ise Frida’nın ameliyat sahnesinin neredeyse birebir aynısını gördüğümüz (ki bunu yönetmen de söylüyor) The Fall’da anlaşılacağı üzre tam bir sürrealist şov var.

Hayal gücü, fedakârlık, içtenlik tüm bu görsel şovla harmanlanınca film için yapılabilecek tek olumsuz yorum bir konusu olmaması oluyor. Hâlbuki bu da haksız bir yorum. Çünkü filmin başında siyah beyaz olarak izlediğimiz sahne filmin sonunda sessiz sinemanın tüm dublör kahramanlarına bir saygı duruşu edasıyla bağlanıyor ve izlerken varlığını bile aklımıza getirmediğimiz sessiz ve görünmez kahramanları The Fall’un kahramanlarıyla örneklendirip, sinema adına çok mühim bir sosyal mesaj veriyor.

İzlerken neredeyse her sahnesini durdurup, “Duvarımda ne harika bir tablo olur!” diye uzun uzun izlemek isteyeceğiniz, gerçeğe yakın samimi bir ruhla rol yapan oyuncularını çok seveceğiniz bu filmi DVD koleksiyonunuza katmalısınız.

Mesai Dergisi Ağustos-Eylül-Ekim 2011 sayısındaki yazımdır.

– resimlerin üstüne tıklayarak tam boyutta görebilirsiniz –

ANNEMİ ÖLDÜRDÜM, BİR GÖRENİM YOK…

Anneler ve evlatları… Hele ki boşanmış bir çiftin anneye kalmış erkek evladı… Toplum içinde büyük savaşların minyatürünün yaşanmasının muhtemel olduğu küçük ortam, dev ilişkiler mekânı… Annenin sorumluluğu büyüktür, oğlan ergenliğindedir. Duymuşsunuzdur veya çevrenizde vardır bu şekilde yaşayan insanlar.

Bahsini açacağım filmde de durum bu şekilde ama ekstraları var. Kahramanlarımızdan Hubert (Xavier Dolan) 16 yaşında, ergenliğinin doruğunda bir oğlan değil yalnızca. Zevklerine, sanatsal kimlik ve zekâsına güvenen, daha da fazlası erken genç yaşına rağmen bunların değerinin farkında bir genç. Anne Chantale (Anne Dorval)  ise manik depresif bir anne tarafından büyütülmüş, gel-gitleri olan, bir başına özel bir erkek çocuğunu büyütmek, kollamak ve sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmış bir anne. Hubert’in ev ödevini yapmamasıyla ortaya attığı annesini öldürme fikri üzerine ismini almış ve annesine olan nefreti ve aynı zamanda minnettarlığı üzerine şekillenmiş bir film Annemi Öldürdüm (J’ai tué ma mère).

Guy de Maupassant’ın  “Biz annemizi tanımadan sevdik. Son bir hoşçakaldan sonra, sevginin ne kadar derin olduğunu anladık.” sözleriyle başlayan film, adına rağmen filmin rengini belli ediyor. Alışılagelmişin dışında bir anne-oğul çatışmasının olduğu filmde ergenlik sorunlarını aşan problemler var. Anne de oğul da geçmişi özlerken yer mekân gözetmeksizin birbirleriyle büyük kavgalar ediyorlar. Nefret, tahammülsüzlük, aşağılama havada uçuşan en göze giren duygulardan. Buna rağmen filmin kurgusundaki en tatlı detaylardan biri olan Hubert’in kamera çekimlerindeki sözleri, aslında annesine olan duygularının en saf haliyle açığa çıktığı sahnelerden.  Filmin genel konusu, Hubert’in cinsel kimliğinin annesi üzerindeki etkisi gibi dursa da annenin bunu “başkasından duymanın verdiği üzüntüyü” dile getirmesiyle o evrensel olan, anne-evlat ilişkisine aslında ne kadar da net bir gönderme yaptığını görebiliyoruz. İşte, Annemi Öldürdüm böyle bir film. İzleyenlerin büyük kısmının annesi ile arasındaki diyalogları belki de kelimesi kelimesine gördüğü, işittiği bir film bu. Oğul Hubert’in annesini küçümsemesi, demode bulması, kendi üstün sanatsal zevki dışında annesini bayağı bulmasının en ince detayıyla görsel olarak gözümüze sokulduğu sahne. Bir anlamda “Haklı değil miyim ama??!” diye haykırıyor.

Görsel olarak da keyif dolu bir afiyet sunuyor Annemi Öldürdüm. Kişilerin bir resim çerçevesi içindeymişçesine sunulması, sahnenin ruhuna uygun renkler, müziklerle uyumlu yavaş/hızlı çekimler, izleyiciyi filmle yakın tutan kameraya direk konuşmalar… Tüm bu detaylar filmin samimiyetine ve çekiciliğine görsel destekler olmuş. Bana, Xavier Dolan gibi eşcinsel olan Tom Ford’un yazıp yönettiği A Single Man ve Kar Wai Wong’ın In The Mood For Love’ını hatırlattı ki bu, kötü bir şey değil.

YAZDI, YÖNETTİ, OYNADI

İtiraf etmeliyim ki, bir filmi izlemeden hakkında hiçbir şeyi bilmek istemediğim zamanlar olur. Annemi Öldürdüm’ü izlemeden önce Hubert’i canlandıran Xavier Dolan’ın bu filmin hem yönetmeni hem de senaristi olduğunu bilmiyordum. Hazır sinema için festival ayları da yaklaşmışken geçtiğimiz yılların bir festival filmini yazmak istemiştim yalnızca. Bilmeden meğer mühim bir filmi seçmişim. Annemi Öldürdüm filmini izlemiş olanlar ne dediğimi anlıyorlardır muhtemelen. Düşünün ki 20 yaşında bir genç, gelişi güzel bir ifade ile değil 20’lik bir genç düşünün. İlk uzun metraj sinema filmiyle uluslar arası arenada 10 ödül kazanıyor. Üstelik maddi imkânsızlıklar yüzünden kamera önüne de kendi geçmiş. Filmi biyografik dram türünde hem yazmış, hem yönetmiş. İyi ki de böyle olmuş diyor insan izleyince. Bir anlamda kendi hayatından bir kesiti, izleyiciyle böyle içten ve doğal şekilde ancak tamamıyla kapsayan bir çalışma samimi ve başarılı olur, bunu görebiliyorsunuz.

NEDEN, NASIL?

Filmin başarısından çok Xavier Dolan’ın yaşına takılıyorum. Türkiye’de sinema sektörünün gelişimi umut verse de neden 20 yaşında bir Türk gencinin böyle bir donanımda olamayacağını düşünüyorum. Türkiye’de 20 yaşında bir genç ne yapar, nelerle uğraşır? Başarılı bir gençse 20’sinde en fazla üniversite 3. sınıfta olabilecek bir insandır Türkiye’de genç insan. Yönetmen ve senarist olabilmek ve bu konuda dikkat çekebilmek için ne kadar da toy bir yaş hâlbuki… Kaldı ki eğitim sistemimiz ve buna bağlı olarak kafalarımızın işleyiş ve algı sisteminin yavaşlatıldığı ve hatta –varsa- cevherlerimizin körleştirildiği ve belki de yok edildiği hantal mı hantal bir eğitimden geçiriliyoruz. Annemi Öldürdüm filmi beni daha çok bu konularda düşünmeye itti ve bir üniversite bünyesinde yazan gazetede konu dışı da olsa bahsetmek istedim. Devletin meslek seçimi yaşını en acil kısmından ortaokul sonuna çekmesi gerek artık. Bu uyuşuk ve yok eden, sistem bile olmayan sistemden gençleri kurtarması gerek.

Polidea gazetesinin Ocak 2012 sayısındaki yazımdır.

– resimlerin üstüne tıklayarak tam boyutta görebilirsiniz –

BİR OSCAR TÖRENİ DAHA GÖRDÜK

Türkiye’nin jeopolitik konumunun getirilerini okuduk coğrafya derslerinde. Jeopolitik olmasa da meridyen farkının ne demek olduğunu çok iyi kavradığımız zamanlardan biri de Oscar Ödülleri geceleri oldu. Aslında buna Oscar Ödülleri sabahları demek daha yerinde olur zira sinemaseverler olarak Türkiye’de konuşlanmışsak o anda, sabaha karşı izleyebiliyoruz yıl boyunca takip ettiğimiz filmlerin ödüllendirilip ödüllendirilmeyeceği programı.

Bu yıl 83.sü düzenlenen Akademi Ödülleri’nde 2010 yılı filmlerinin değerlendirilmesi yapıldı. Önceki yıllara nazaran birçok kategoride, kategorilerdeki adayları çok kolay ikiye indirebildik ama çoğumuz yanıldık. Bu genelde gönüllerde birinci ama jüriye göre birinci seçilmeyecek adaylarda oldu. Aslında biliyor gibiydik oscarcığın kimlere gideceğini ama bir ümit demiştik… O geceyle ilgili detaylara geçmeden ödül alan film ve oyuncuların listesini bir görelim.

En İyi Film: The King’s Speech; Iain Canning, Emile Sherman ve Gareth Unwin

En İyi Yönetmen: Tom Hooper, The King’s Speech

En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth, The King’s Speech

En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman, Black Swan

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale, The Fighter

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo, The Fighter

En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network; Aaron Sorkin

En İyi Özgün Senaryo: The King’s Speech; David Seidler

Yabancı Dilde En İyi Film: In a Better World (Danimarka); Susanne Bier

En İyi Animasyon: Toy Story 3; Lee Unkrich

En İyi Kurgu: The Social Network; Angus Wall ve Kirk Baxter

En İyi Sanat Yönetimi: Alice in Wonderland; Robert Stromberg ve Karen O’Hara

En İyi Görüntü Yönetimi: Inception; Wally Pfister

En İyi Kostüm Tasarımı: Alice in Wonderland; Colleen Atwood

En İyi Makyaj: The Wolfman; Rick Baker ve Dave Elsey

En İyi Özgün Müzik: The Social Network; Trent Reznor ve Atticus Ross

En İyi Özgün Şarkı: We Belong Together – Toy Story 3; Randy Newman

En İyi Ses Kurgusu: Inception; Richard King

En İyi Ses Miksajı: Inception; Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick

En İyi Özel Efekt: Inception; Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb

En İyi Belgesel: Inside Job; Charles Ferguson ve Audrey Marrs

En İyi Kısa Film: God of Love; Luke Matheny

En İyi Kısa Animasyon: The Lost Thing; Shaun Tan ve Andrew Ruhemann

En İyi Kısa Belgesel: Strangers No More; Karen Goodman ve Kirk Simon

En önemli dallar olarak anılan alanlarda King’s Speech’in ödül aldığı görülürken, büyük bir fanatik kitle oluşturan Inception teknik açıdan ödül verilen tüm kategorilerde ipi göğüsledi. Bu yüreklere su serpse de birçoğumuza de yetersiz gelip üzmedi değil. The Social Network, Alice in Wonderland ve The Fighter birden fazla ödül alırken nasıl olur da ödül alamaz dediğimiz filmler sınıfına 127 Hours, True Grit, Biutiful, Rabbit Hole da girmiş oldu. Aranofsky’nin ses getiren filmi Black Swan’ı temsil eden ise Oscar’a ikinci kez aday olup ilk kez ödül alan Natalie Portman oldu.

OSCAR HEP EN İYİYİ Mİ SEÇER?

Aslında Oscar ödüllerine karşı oluşmuş rahatsız edici bir yargı mevcut. Birileri bu törenden sonra hep mutsuz olur ve ya da bazıları da tiiye almaz bile. Dünya üzerindeki sinemaseverlerin beğenisinin aynı olmasını beklemek nasıl büyük saçmalık olacaksa sevdiğimiz bir filmin nasıl ödül almadığının ve hatta aday bile olmadığının hayretini yaşayıp akademiye yüklenmek de o kadar saçma olacaktır. En İyi Film ödülünü sunan Steven Spielberg’ün dediği gibi “Citizen Kane de kazanamamıştı…” bu sayfada yazan bir sinemasever (adımın altında film eleştirmeni yazdığına aldanmayın, değilim) olarak benim de dediğim gibi “Fight Club da kazanamamıştı…”

Oscar töreni denince akla yalnızca sürpriz sonuçlar ve ödüller gelmiyor malum… Bir konsepte bağlanan tören, sunucuların performansları gibi etkenler de o töreni etkileyen unsurlardan. 83. Oscar töreninin bu açıdan vasat geçtiğini söylemek durumundayım. Tören sonunda New York’dan bir okulun beşinci sınıf korosunun söylediği, akla Ella Fitzgerald’ı getiren büyülü şarkı Somewhere Over The Rainbow dışında pek de güzel bir an yoktu. Başarılı oyuncu James Franco ve Anna Hathaway’in ne yazık ki başarısız sunuculuğu eksi puan getirdi törene. James Franco 6 dalda aday gösterilen ve başrolünde oynadığı filmin hiçbir ödül alamamasından mı o kadar durgundu bilemesek de Anna Hathaway de gereksiz bir kıpır kıpırlığa bürünmüştü. Oscar ödülleri sunumlarında ise son üçte açıklanan En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Filmi açıklayan sırasıyla Jeff Bridges, Sandra Bullock ve Steven Spielberg keyifli sunumlarından dolayı alkışı hak edenler sınıfındalardı.

Sırası gelenlere değil de hak edenlere ödül verildiğini düşündüren bu törende En İyi Sanat Yönetmeni dalında Alice in Wonderland ile ödül alan Robert Stromberg ve Karen O’Hara’nın yönetmen Tim Burton’a jest olsun diye Şapkacı’nın şapkasının minyatürünü cebinden çıkarıp Oscar heykelinin başına takması, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ödülü Melissa Leo’ya kaptıran Helena Bonham Carter’ın şaşkın yüz ifadesi ve Christopher Nolan gibi bir dahi yönetmenin her yapıtıyla ekibindekilerin Oscarları adeta süpürürken kendisinin 83. Oscar töreninden de ödülsüz olarak ayrılması törenden akıllarda kalanlardan bazılarıydı.

2011’le yepyeni bir yıl ve yeni filmler bizleri bekliyor. 83. Oscar töreninin bitmesiyle 84. Oscar töreninin sinema diliyle “coming soon” dediğini hatırlatmak isterim sinemaseverler.

Polidea gazetesinin Mart 2011 sayısındaki yazımdır.

– resimlerin üstüne tıklayarak tam boyutta görebilirsiniz –

BAŞKARAKTERİ HAREKET EDEMEYEN BİR AKSİYON FİLMİ: 127 SAAT

Açıkçası bizi, bugününe bile dâhil ettiğini sanmıyorum” diyor Aron’ın (James Franco) kanyonda karşılaştığı ve kısa süre rehberlik yaptığı kız, yanındaki diğer arkadaşının sorusu üzerine. Hayatlarını tek başına yaşayan, sosyal çevre ve ailelerini belli bir noktadan sonrasına dâhil etmeyen insan tipleri vardır. Yalnız gibi görünmezler, karizmatik bulunurlar, etraflarında insan çoktur ama onların kendi dünyaları asıl özel olandır. İnsan yaratılış olarak paylaştıkça mutlu olan bir varlıkken, bu insan tipi sadece kendine özel ve gizli kalandan hoşnut olur. Bu onlara bir gizem katar ve daha çok sevdirir. Sevildikçe daha bir kapalı kutu haline gelirler ve bu bir kısır döngüye dönüşür. Ta ki insanın insana mutlaka ihtiyaç duyacağını anlayacakları bir zamana kadar. Filmin afişi, film konusu-afiş ilişkisi göz önüne alındığında son zamanların en iyi afişlerinden biri olarak da öne çıkıyor.

2003 yılında Amerikalı dağcı Aron Ralston’ın Utah’taki Blue John Kanyonu’nda çıktığı keşif gezisinde başına gelen kaza ve yaşadıkları oldukça dikkat çekmişti. 2004 yılında çıkan otobiyografik romanı Between a Rock and a Hard Place’in ardından Hollywood’un da radarına epeyce girmişti doğrusu. Fakat hikâyesinin beyaz perdeye uyarlanması konusunda çekinceleri ve yüksek dozdaki hassasiyeti sebebiyle aradığı yönetmeni bulması (ya da yönetmenin onu bulması diyelim) 2010 yılına kadar sürdü Ralston’ın. Sonunda mutlu buluşma gerçekleşti ve Slumdog Millionaire filmiyle hatırlayacağımız Oscar ödüllü yönetmen Danny Boyle ile anlaştılar 127 Saat için. Buraya kadar her şey güzeldi, ama belki de en önemli konu Aron Ralston’ı kimin oynayacağıydı. Rolü kapan James Franco akla gelen ilk isim değilmiş. Ondan önce Boyle’ın daha önce beraber çalıştığı Cillian Murphy ayrıca Ryan Gosling ve Sam Rockwell isimleri de akla gelmiş. Ama bu rolü çok isteyen Franco, yönetmenin kapısını oldukça aşındırmış ve rolü kapmış. Filmdeki başarılı oyunculuğunu izleyince ve bu yılki Oscar ödüllerinde En İyi Aktör kategorisinde yerini de alınca, Boyle’in seçiminin doğru olduğunu düşünmemek zor doğrusu. 

Hikâye gerçek olmasına rağmen, kimilerinin mekân ve insan sayısı azlığından dolayı sıkılabileceği bir film olarak düşünülebilir 127 Saat. Aron’ın başına kanyonda bir kaza geliyor ve 127 saat boyunca orada yaşadıkları, saatler geçtikçe hayatını düşünmeye başlaması, kendini sorgulaması, pişmanlıkları ve aptallıkları dramatik şekilde hatta yer yer komedi unsuru bile kullanılarak anlatılıyor. Klasik sinema izleyicisinin tek insan, tek mekân, tek kare ilerleyen sinir bozucu bir filme tepkili yaklaşacağı korkusunu elbette 127 Saat ekibi de yaşamış. Tam bu anda “Peki, bu filmi 6 dalda Oscar’a aday yapan nedir?” diye bir soru gelebilir. Filmin bu kadar dar bir alanda çekilmesi sıkıntısının yanında Danny Boyle ustalığını konuşturuyor ve titizlikle seçilmiş şarkılar, sahnelerin birbirine ustaca bağlanması, Aron’ın hayatındaki bazı anlara dönüşlerin abartısızlığı, salt ‘an’ların hissettirildiği sahneler James Franco’un başarılı oyunculuğuyla birleşince; sorunun cevabı da verilmiş oluyor böylece…

18 Şubat’ta vizyona girecek bol Oscar adaylığıyla, Oscarlı yönetmeni Danny Boyle, Altın Küre ödüllü ve tüm filmi zorlu performansıyla yüklenen James Franco’suyla 127 Saat mutlaka izlenmesi gereken filmler arasında tarihte yerini alacak. En azından filmi izlemiş, salondan ayrılırken ailenizin ve sevdiklerinizin kıymetini daha çok anlamış olacağınızın garantisi verilebilir. En azından… Yoksa filmin azı değil, oldukça fazla “fazlası” var.

Polidea gazetesinin Şubat 2011 sayısındaki yazımdır.
%d blogcu bunu beğendi: